Kahve Sunum

İller de konup göçerler
Lâle sünbülü biçerler
Ağalar, beyler içerler
Kahve de kara değil mi?

Karacaoğlan

    Ülkemizde yetişmemesine rağmen çok derin kültürel bağları bulunan kahveden bahsedeceğim. Tabi uzun uzun anlatmayacağım ama kısa da geçmek istemiyorum.

     Hepimiz kahvenin Yemen’den geldiğine, orada yetiştiğine inanıyorduk. Oysa kahvenin vatanı Yemen değil, Habeşistan’dı. Habeşistan’da doğal olarak yetişen kahve ağaçları varmış. Kahve oradan Yemen’e, Yemen’den de tüccarlar eliyle dünyaya yayılmış. Bugün dünya kahve üretimini en fazla Latin Amerika’daki ülkeler gerçekleştiriyor. Kahve ticareti o kadar gelişkin ki, çok uluslu şirketler, devasa kafe zincirleriyle dünya ticaret ağına dahil olmuşlar. Her gün binlerce ton kahve yeryüzünü dolaşıyor, evlerde, sokakta, dağda, bayırda kaynıyor, içiliyor. Hem de çeşit çeşit. Meyvesi oldukça acı olan bu ağacın yetişme alanları da ilginç. Tropikal ülkelerde yetişiyor, petrolden sonra en fazla ticareti yapılan ürün olarak kayıtlardaki yerini koruyor. Yeryüzünde sudan sonra en fazla içilen içecek olarak gösteriliyor.

Tadı acı olmasına rağmen, yeryüzünde dolaşımı en fazla olan bu ilginç tohum insanoğlunun hayatına Güneybatı Habeşistan yani Etiyopya’da bir dağ çobanının keçileri kahve çekirdeklerini yediğinde girdi.

     Hikayeye göre Kaldi isimli bir dağ çobanı, sürüsünü otlatırken kahve çekirdeklerini yiyen keçilerin daha canlı ve zinde kaldığını fark etti ve bu durumu şeyhiyle paylaştı. Önce ağaçta yetişen meyvenin çekirdeğinin suyunu deneyen ve acı tadını beğenmeyip, ateşe atan şeyh, ateşten yükselen aromalı kokuyu alınca, bu kez kavurduktan sonra suyunu içer. Şeyh zamanla kahvenin etkisinin farkını görür ve çevresine de ikram eder. Böylelikle kahve insanların hayatına girmiş olur. Çoban, her zamanki gibi keçilerini otlatmaya devam eder, şeyh gece uykusunu yenmek için kahveyi yudumlar, ama bazıları kahvenin karşı konulmaz aroması ve kokusunu ticari meta haline getirerek, büyük paralar kazanma sürecini başlatır.

   Tabi bu kadar otantik bir bitkini içeceği de bir ritüelle içilmeliydi. İşte cezve ve fincan hikâyesi de burada başlıyor.